Makaleler

Mahallî Kurtuluş Günleri ve Atatürk Günleri ile Tarihî Günler

Mahallî Kurtuluş Günleri ve Atatürk Günleri ile Tarihî Günler (Gerçekleştiği tarihlerde)

Çevre Koruma Haftası (Haziran ayının 2. haftası)

İnsanların sürekli yaşadıkları yere çevre denir. Dağlar, ovalar, çayırlar, ormanlar, göller, denizler, ırmaklar, doğal çevreyi oluşturur.

Doğal Çevrenin korunması amacı ile 1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı toplandı. Bu toplantıda çevre sorunları ele alındı. Çevre kirlenmesine karşı üye ülkeler ortak çözüm yolları aradılar. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında 5 Haziran gününün Dünya Çevre Günü olması kararlaştırıldı. Her yıl Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerde 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak değerlendirilir.

Ülkemizde bu amaçla 1978 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, daha sonra Çevre Müsteşarlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı 5-11 Haziran tarihleri arasını Çevre Koruma Haftası olarak kabul etti. Çevre Koruma Haftasında okullarda öğrencilere doğal çevrenin korunması gereği öğretilir. Hafta boyunca radyo ve televizyonda halka çevre kirlenmesi ile ilgili bilgiler verilir. Alınması gerekli önlemler anlatılır. Gazete ve dergilerde doğal çevrenin korunmasına ilişkin yazılara yer verilir.

Doğal çevrenin kirlenmesi bütün ülkelerin ortak sorunudur. Çevre kirlenmesi hepimizin günlük yaşayışını etkileyen bir olaydır. Uygarlığın gelişmesi, endüstrileşme sonucu fabrikalarda insan gücüne gereksinme arttı. Kırlarda, köylerde, doğal çevrede yaşayan insanlar kentlere göçtü. Kent nüfusu önemli ölçüde çoğaldı. Kentlerde nüfusun artışı ve endüstrileşme ile birlikte çevre sorunları ortaya çıktı. Bu sorunun en önemlisi çevre kirlenmesidir.

Başlıca çevre sorunları su, hava ve toprak kirlenmesidir.

Su kirlenmesi ile deniz hayvanlarının yaşam ortamları bozulur. Kirli sularda avlanan balık ve öteki deniz ürünlerini yemeyelim. Böyle sularda yüzmeyelim.

Hava kirliliği daha çok yakıtların gereği gibi yakılmaması sonucu ortaya çıkar. Kirli hava solunuma elverişsiz havadır. Kirli hava solunum yolları hastalıklarını artırır. Solunum organlarımızı yorar. Hava kirliliği ölümlere bile sebep olur.

Toprak kirlenmesi; çeşitli ilaç ve gübrelerle toprağın tarıma elveriş­siz duruma gelmesidir. Çiftçilerimiz; tarlada kullanacakları ilaç ve gübre çeşidini ziraat mühendislerine, teknisyenlerine sormalıdır. Hangi gübrenin hangi cins topraklarda yararlı olacağı bilinmektedir. Bu nedenle; ilgili uzmana danışmaksızın ilaç ve gübre kullanılmamalı. Toprak kirlenmesi toprağın verimini azaltır. Bitki hastalıklarını çoğaltır.

Bugün pek çok ilimiz çevre sorunları ile karşı karşıyadır. Örneğin Ankara’da hava, İstanbul’da su. Mersin ve Adana’da toprak kirlenmesi birer çevre sorunudur.

 


ÇEVREMİZ

Çöplerimiz birikmesin

Sularımız kirlenmesin

Yakıtımız tam yakılsın

Temiz olsun her şeyimiz.

       Oynayalım hep coşalım

       Bu yurdu temiz tutalım

Sokağımızla caddemiz

Köyümüzle, kentimiz

Temiz olsun hep çevremiz

Güzel olsun hep yöremiz.

       Oynayalım hep coşalım

       Bu yurdu temiz tutalım

Yaylada ovada dağda

Pırıl pınl bir doğada

Oynayalım hep coşalım

Bu yurdu temiz tutalım.


Erol YAVUZ





BİR YER DÜŞÜNÜYORUM


Bir yer düşünüyorum, yemyeşil,

Bilmem, neresinde yurdun?

Bir ev, günlük güneşlik,

Çiçekler içinde memnun.

          Bahçe kapısına varmadan daha,

          Baygın kokusu ıhlamurun,

          Gölgesinde bir sıra, der gibi;

          — Oturun!

Haydi çocuklar haydi,

Salıncakları kurun!

Başka dallarsa, eğilmiş;

— Yemişlerimizden buyurun!

          Rüzgar esmez, konuşur;

          — Uçurtmalar uçun, çamaşırlar kuruyun.

          Mutlu olun, yaşayın,

          Ana, baba evlat, torun.

Z. Osman SABA




MEMLEKET TÜRKÜSÜ
 
El gibi dolaşma Anadolu’nda,
Arkadaş, yurdunu içinden tanı:
Dinle bir yosmayı pınar yolunda,
Dinle bir yaylada garip çobanı.
 
Bir ıssız ev gibi gezdiğim bu yurt,
Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt,
Yıllarca döktürür sana gözyaşı
Tuna’nın özlemi yakar Maraş’ı...
 
Bir çölü andırır, bil ki dört yanın,
Bağrını delmezse yanık türküler :
Varlığı bu korla tutuşmayanın
Kirpiği yaşarsa gözleri güler.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL  
BİR YER DÜŞÜNÜYORUM
 
Bir yer düşünüyorum, yemyeşil,
Bilmem, neresinde yurdun?
Bir ev, günlük güneşlik,
Çiçekler içinde memnun.
Bahçe kapısına varmadan daha,
Baygın kokusu ıhlamurun,
Gölgesinde bir sıra, der gibi;
— Oturun!
Haydi çocuklar haydi,
Salıncakları kurun!
Başka dallarsa, eğilmiş;
— Yemişlerimizden buyurun!
Rüzgar esmez, konuşur;
— Uçurtmalar uçun, çamaşırlar kuruyun.
Mutlu olun, yaşayın,
Ana, baba evlat, torun.

Z. Osman SABA




ÖZ VATANIM TÜRKİYE’M
 
Kara dere haşmetinle durma ak,
Huzur verir sana tepeden bakmak.
Kenarında dalıp yatıp uyumak,
Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.
 
Kenarında otur çalı çırpı yak,
Bir koçan mısır al üstüne bırak.
Böyle güzellikler olmasın ırak,
Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.
 
Yürü yol boyunca stresten uzak,
Her yanı bir cennet hangisini yazsak.
Tek tek değil, hep birlikte korusak,
Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Hakkı ÇEBİ  





ELMA AĞAÇLARI
 
Bir gün gelir, çiçeklenir,
Yine elma ağaçları,
“Artık bahar geldi!” denir,
Dallar öter yamaçları.
Kelebekler üşer üşer,
O mavili çiçeklere;
Sonra yağmur gibi düşer
O çiçekler bütün yere.
Güzel ağaç! derim, yazık!
Yetim kaldın bir tarafta.
Dallar iner yere artık,
Geçer geçmez birkaç hafta.
Kapılırım bir sevince
Sonu gelmez hülyalarla;
Zümrüt dallar süslenince
Kıpkırmızı elmalarla.

Emin Recep GÜREL
 




ÇİÇEKLER KELEBEKLER
 
Binbir renkle gülüyor,
Bahçemizde çiçekler.
Gururla süzülüyor,
Uçuşan kelebekler.
 
Ayrıdır her çiçeğin,
Adı, şekli, kokusu.
Hele şu kelebeğin,
Rengi pek hoş doğrusu.
 
Hazırlıyor çiçekler,
Baharın neşesini.
Sonra da kelebekler,
Okuyor bestesini.

Hasan NAHİT  





GÜZEL SÖZLER

·       Biz doğayı korudukça doğa da bizi korur.

·       Herkes sağlıklı, dengeli bir doğal çevrede yaşamak hakkına sahip­tir.

·       Çevre kirliliği, her anımızı etkileyen sağlıklı bir yaşam konusudur.

·       Sağlıklı yaşam, sağlıklı çevre ile olur.

·       Yarının doğası bugünden yaratılır.

·        Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.

·        Yaş kesen, baş keser.

 



 




Çevre Koruma Haftası (Haziran ayının 2. haftası)

 

     "Çevre", insanların sürekli yaşadıkları yere denir. Denizler, dağlar, ovalar, nehirler, göller, yaylalar, ormanlar, çayırlar doğal çevreyi oluşturur. Doğal Çevrenin korunması amacı ile 1972 yılında İsveç'in Stockholm kentinde Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı toplandı. Bu toplantıda çevre sorunları ele alındı. Çevre kirlenmesine karşı üye ülkeler ortak çözüm yolları aradılar. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında 5 Haziran gününün Dünya Çevre Günü olması kararlaştırıldı. Ülkemizde bu amaçla 1978 yılında "Türkiye Çevre Sorunları Vakfı", daha sonra "Çevre Müsteşarlığı" kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı Haziran ayının ikinci haftasını "Çevre Koruma Haftası" olarak kabul etti. Çevre Koruma Haftasında okullarda öğrencilere doğal çevrenin korunması gerekliliği anlatılır, çevre bilinci aşılanır. Okul çevresindeki yerlere geziler düzenlenir, panolar hazırlanır. Hafta boyunca kitle iletişim araçları aracılığı ile halka çevre kirlenmesi ile ilgili bilgiler verilir. Alınması gerekli önlemler anlatılır.

 

     Çevrenin kirlenmesi, ülkede yaşayan herkesin ortak sorunudur. Çünkü çevre kirliği, içindeki yaşantıyı olumsuz etkiler, insanların ve diğer canlıların zarar görmesini sağlar. Son yıllarda büyük sanayi hamleleri ile dev fabrikalar kurulmuş, bu fabrikalardan gerektiği gibi çalışmayan ve sorumluluklarını yerine getirmeyenler, çevre kirliliğine neden olmuşlar, çevreye büyük zarar vermişler ve vermeye devam etmektedirler.

 

     Başlıca çevre sorunları su, hava ve toprak kirlenmesidir.

 

Su kirlenmesi: Denizlerin, göllerin ve nehirlerin, zararlı atıklarla kirletilmesi ile ortaya çıkar. Bu zararlı atıkları sulara sanayi kuruluşları bırakabildiği gibi,  bilinçsiz insanlar da bunu yapabilir. Örneğin denize atılan bir plastik pet şişe yüzyıllarca kaybolmaz ve kirliliğe neden olur. Kirlilik  ile deniz hayvanlarının yaşam ortamları bozulur, toplu ölümler meydana gelir, bu sulardan avlanan deniz hayvanlarının yenmesi insanlara zarar verir, insanlar denize giremez ve  yüzemez.

 

Hava kirliliği: Günümüzde hava kirliliğinin büyük bölümünü taşıtların egzozlarından çıkan gazlar oluşturur. Yakıtların gereği gibi yakılmaması sonucu da kirlilik ortaya çıkar. Bacalarına filtreleme sistemi yapmayan fabrikalar da kirliliğe yol açar. Kirli hava, solunuma elverişsiz havadır. Kirli hava solunum yolları hastalıklarını artırır. Solunum organlarımızı yorar. Hava kirliliği ölümlere bile sebep olabilir.

 

Toprak kirlenmesi: Atıklarla, zararlı ilaç ve gübrelerle toprağın çoraklaşması, tarıma elverişsiz duruma gelmesidir. Çiftçilerimiz; tarlada kullanacakları ilaç ve gübreleri, uzmanlarına sorarak bilinçli olarak kullanmalıdır. Hangi gübrenin hangi cins topraklarda yararlı olacağı bilinmektedir. Bu nedenle; ilgili uzmana danışmaksızın ilaç ve gübre kullanılmamalıdır. Toprağa zararlı atık maddeleri atılmamalıdır. Toprak kirlenmesi toprağın verimini azaltır. Bitki hastalıklarını çoğaltır, tarım alanlarının azaltır ve ülkenin fakirleşmesini sağlar.

 



Çevre Koruma Tedbirleri


Biriken çöpler hemen kaldırılmalı, gerekli çöp kutularına atılmalıdır.

Kanalizasyondaki patlamalar hemen ilgililere bildirilmelidir.

Zararlı hayvanların, böceklerin özellikle, karasinek ve sivrisineklerin üreyip çoğalmaları engellenmelidir.

Akarsular ve durgun sular, insan ve hayvan atıkları ile kirletilmemelidir.

Yakıtların tam yakılması sağlanmalıdır. Böylece hem enerji kaybı, hem de hava kirliliği önlenmiş olur.

Gereksiz yere araçlar kullanılmamalıdır.

Denizlere çöp (özellikle plastik maddeler) atılmamalıdır.

Sokağa kesinlikle çöp atılmamalıdır.







ÇEVRE KORUMA HAFTASI
(Haziran ayının ikinci haftası)

        Her canlının toprağa, suya ve havaya ihtiyacı vardır. Bunlar olmadan yaşam olmaz. Bunların hepsinin genel adı doğadır. Doğa insanlara bir çok nimetler sunar. Bu nimetlerin hepsi insan içindir. Doğa zenginliklerimiz her geçen gün azalmaktadır. Sanayileşme ve kentlerdeki nüfus yoğunlukları, çevre sorunlarının artmasına sebep olmuştur. Bütün ülkelerin ortak sorunu haline gelen çevre kirlenmesi, günümüzde insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Günümüzde küresel ısınma ile iklim farklılıkları meydana gelmeye başlamıştır.

        Bu kirlenmeler sonucunda canlı türleri tükeniyor, ormanlar azalıyor, denizler ve akarsular kirleniyor. Çevre kirlenmesini, insanın doğaya verdiği zarar olarak da tanımlayabiliriz. Cam şişenin doğada 4000 yıl,Plastiğin 1000 yıl,kola kutusunun 20-100 yıl, Sigara filtresinin 5 yıl kaldığı çevreciler tarafından tespit edilmiştir.  İnsanlar bu durumda tedirgin olmaya başladılar. Doğanın korunması zorunludur. İşte bu sebeplerle Çevre Koruma Haftası ile çevre bilinci aşılanıyor ve çevreyi koruma adına bir şeyler yapanın zamanı geldiği anlaşılıyor.         

1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi.

 Gelecek nesillere iyi bir çevre bırakmalıyız.  Çevrenin kirlenmesini önlemek için üzerimize düşen görevleri mutlaka yapmalıyız. Sadece bu hafta boyunca değil, her gün çevremizi temiz tutmalıyız.
 

Çevreyi Koruma İçin Üzerimize Düşen Görevler

Ambalajında geri dönüşüm işareti olan ürünleri yeğleyin.

Cam ambalajın binlerce yıldır geri döndüğünü ve içindeki ürünün camla hiçbir etkileşimde bulunmadığını bilerek alın.

Plastik poşet ve yiyecek kapları gibi plastik ürünleri yeniden kullanın.

Plastik traş bıçağı, çakmak, tükenmez kalem, folyo pişirme kapları gibi tek ya da çok az kullanımlık ürünleri kullanmayı en aza indirin.

Az miktardaki alışverişlerinizde plastik poşet kullanmayın.

Büyük boy ürünleri kullanın. Hacmi fazla ürünler hem daha fazla kulanım hem de daha az ambalaj tüketimi demektir.

Şişe ve kavanoz gibi cam saklama ürünlerini tekrar kullanın.

Atmak istediğiniz cam malzemeleri organik çöplerle birlikte atmayın. Biriktirip en yakınınızdaki cam kumbaralarına atın.

Cam şişe ve kavanozları atarken renklileri ve renksizleri ayırın. Metal kapakları çıkartın.

Çok fazla ambalaj malzemesi kullanılmış ürünleri almayın.

Çocuklara oyuncak alırken dayanıklı olmasına dikkat edin. Oyuncaklar bozulduklarında çöpe giderler ve geri dönüşümleri çok zordur.

Hediye olarak sevdiklerinize bir çevre örgütünün üyeliğini verin.

 



KONUŞMA


Sevgili Arkadaşlar!

1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi. Haziran ayının ikinci haftası ile başlayan haftayı, okullarımızda Çevre Koruma Haftası olarak kutlamaktayız.

Sanayileşme ve kentlerdeki nüfus yoğunlukları, çevre sorunlarının artmasına sebep olmuştur. Bütün ülkelerin ortak sorunu haline gelen çevre kirlenmesi, günümüzde insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ölümlere neden olan solunum yolu hastalıklarının çoğu hava kirliliği sonucunda olmaktadır. Balıklar, çevre kirlenmesinden en çok zarar gören canlıların başında gelir.

Sanayi atıkları, spreyler, yakıtlarla ortaya çıkan dumanlar, petrol ve ilaç atıkları, plastik ürünler, suni gübreler ve çöpler, çevre kirlenmesine sebep olan en önemli etkenlerdendir.

Çevre kirlenmesini, insanın doğaya verdiği zarar olarak da tanımlayabiliriz. Doğanın korunmasını ve tahribatının engellenmesi zorunludur. Gelecek nesillere iyi bir çevre bırakmak için kirlenmeleri mutlaka önlemek, yeşil alanları ve hayvanları koruyup çoğaltmak gerekir. Bilinçsizce sağa sola attığımız plastik ürünlerin doğada 400 yıl kadar çürümeden kalabildiğini söylersek, karşı karşıya kaldığımız tehlikenin boyutlarını biraz olsun anlayabiliriz. Çevrenin kirlenmesini önlemek için üzerimize düşen görevleri mutlaka yapmalıyız.

Hepinize güzel ve temiz bir çevrede, mutlu ve sağlıklı bir ömür dilerim...

Etik Günü (25 Mayıs günü)

Bir ülkede etik değerlerin oluşup kök salmasında birinci derecede etkili etmen bireyleri kültürlü uygar insanlar yapmayı amaçlayan eğitim düzeyleri. Ülkemiz açısından içine düştüğümüz olumsuz çarpıcı bir örnek her düzeyde eğitimi bir yabancı dilde yapma çabaları. Kendi anadilinde yapılan eğitimin önemine dikkat çekenlerin yadırgandığı bir düzeye kadar bu olumsuzluğu getirmiş bulunuyoruz. Etik değerlere özen gösterilen ülkelerde hiç kimse kendi ana dilinden bu derece vazgeçmiş gözükmüyor. Üstelik hem kendi diline hem de başkalarının anadiline saygıyı önemli bir etik değer sayıyor.
Bizim toplumsal olarak bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorun, toplumsal yaşantımızdaki gelişmelerin toplumun geneli için geçerli olacak değer yargılarını oluşturamamış olması. Biz cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan Atatürk devrimlerinin yaşamımıza soktuğu değer yargılarına güveniyoruz ve geçerliliğini koruduğuna inanıyoruz. Evrensel düzeyde geçerli olan değer yargılarına dayanan Atatürk ilke ve devrimlerini, teknolojik gelişmelerin günümüzde yaşattığı toplumsal dönüşümler bile eskitememekte.
İnsanoğlu, varoluşuyla birlikte, "ahlâkilik kaygısını" içinde taşımıştır. Kendisini "iyi" ve "kötü" olana dair sorgulamalara tabi tutarak, bunların "ne" olduğu sorusunun cevabını aramıştır. İşte bu aşamada ahlâkilik problemi ile karşılaşmıştır. Çevresinde gördüğü insanlar ve etrafındaki fizik nesnelerle ilişki kurarken karşılaştıklarının, bir takım değerlerle anlam taşıdığını görmüştür. Bu değerler de o insanın ahlâkî kodlarını belirlemiştir. Değerlerin dikkate alınmadığı anlarda, farklı eylem imkânlarıyla karşılaşıldığı zaman, neyi yapmanın doğru olacağına dair çeşitli ikilemler içerisine girilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu ikilemlerin tabiî bir sonucu olarak da doğru ve iyi olana dair çeşitli tasavvurlar ileri sürülmüştür.
"Doğru" ve "iyi"nin "ne" olması gerektiğine dair bilgiler insanlığın ilk kültürel bulgularına kadar götürülebilir. Çeşitli kabartma resimler, destanlar, yazılı taşlar ve yazılı eserlerde buna dair motifler vardır. "İyi"nin "ne" olduğu üzerinde durarak diğer insanlara öncülük eden en önemli kişiler hiç kuşkusuz filozoflar ve peygamberlerdir.
Filozoflar, felsefenin tabiatı gereği "iyi"nin "ne" olduğunu tartışmakla beraber somut davranış biçimleri vermekten kaçınmışlardır; peygamberler ise, iyinin ne olduğu üzerinde durarak, insanlara "model davranış biçimleri" sunmuşlardır. Peygamberler bu misyonlarını vahiy ve vahyi açıklayıcı sözler yoluyla yerine getirmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (asm) "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." diyerek hayatın bütün alanlarını kuşatan bir değerler sistemi sunmuştur.
Aynı problem bugün de insanlığı meşgul etmektedir. Teknolojinin gelişmesi ve sosyo-ekonomik hareketliliğe bağlı olarak daha karmaşık hale gelen gündelik hayatlar, "iyi"nin "ne" olduğu sorusunu cevaplamayı daha da zorlaştırmıştır. İnsanlık, hayatın değişik alanlarında, bu soruya doğru cevaplar bulabilmek için "etik kodlar"a ihtiyaç duymuştur. Bilim adamları, mühendisler, siyasetçiler, hukukçular, tüccarlar, doktorlar, iş adamları ve meslek odaları yaşadıkları problemleri çözebilmek için bir değer yargıları sistemine dayalı teamüller oluşturmuşlardır. Bilgisayar alanında, internet kullanımında, enformasyon teknolojisinde, şirketlerin rekabet alanında ahlâka uygun olanla olmayan bilinmek istenmiştir.

Selami TÜRKMANİ



ETİK GÜNÜ HİKAYELERİ


ARKADAŞLIK

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş.

“Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak”demiş.

Genç, ilk günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence:

“Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart.”demiş.

Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki tahta perdede hiç çivi kalmamış. Babası ona:

“Aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak, çok delik var. Artık hiçbir şey geçmişteki gibi güzel olmayacak. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara, bir delik aynen kalacak, kapanmayacaktır. Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur seni dinler sana yüreğini açar” demiş.

    

Etik Günü Niçin Kutlanıyor?

25 Mayıs tarihi bütün dünyada etik günü olarak kutlanmaktadır. Bizim kültürümüze kavram ve çerçeve olarak farklı olan bu terim son yıllarda ülkemizde de önem kazanmış bulunmaktadır. Bu günün ne anlama geldiğini ve niçin kutlandığını bilmek için öncelikle kısa bir sözlük çalışması yapmak yararlı olacaktır.
Kelime anlamıyla ‘etik’ Yunanca ethos yani "töre" sözcüğünden türemiştir, özgün Yunanca kullanımı ‘Etika’dır, tıpkı politika (siyaset bilimi), poetika (şiir kuramı), gibi. Felsefenin dört ana dalından biridir. Yanlışı doğrudan ayırt edebilmek amacıyla ahlâk kavramının doğasını anlamaya çalışmaktadır. Bu yönüyle, kendine ait kuralları olsa da, halen de tartışılarak gelişen bir daldır.
Farklı kelimelerle ifade edilen değişik kültürlerde etik kavramı elbette mevcuttur. Nitekim Eski Yunanda olduğu kadar Çin Uygarlığında da Etik tartışılan bir konudur. Bizim kültürümüzde ise daha çok ‘ahlak’ kavramı merkezli bir etik alanı vardır. Ancak Yunan Felsefesi Etik alanını kelime ve düşünce olarak kuramsallaştıran Felsefe olarak bilinmektedir. Nitekim Etik kavramının bütün dünyada kabul edilen ortak bir kavram olması da bunu göstermektedir.
Ancak tarihsel süreçte uygulama bakımından sistematik etik uygulamalarının Selçuklu Medeniyetinin unsurlarından olan Ahilik örgütünde görüldüğünü belirtmek gerekir. Bilindiği gibi Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu'da yaşayan Türklerin, esnaf ve sanatkârlarının birliğini, çalışma ilkeleri ve usullerini oluşturan, çok yönlü bir sosyo-ekonomik Türk kurumudur. Ahi Örgütüne üye olan esnaf ve sanatkarların uymaları gereken bir dizi ahlak ve iş kuralları vardı. Uyulmaması durumunda ağır cezalar da öngörülmüştü.
Etik alanı öylesine geniş bir konudur ki, bazen ne olduğu veya ne anlama geldiği konusunda sağlıklı bir bütünlük de sağlanamayabilir. Günümüzde farklı etik alanlar bulunmaktadır: Kürtaj, yasal ve ahlaki meseleler, Hayvan hakları, Biyoetik, İş etiği, Kriminal adalet, Çevresel etik, Feminizm, İnsan hakları, Gazetecilik etiği, Tıbbi etik, Teknolojik etik, Faydacı etik, Faydacı biyoetik, vb. Bunların yanında, farklı açılardan ele alınan etik başlıkları da söz konusudur: meta etik, normatif etik ve uygulamalı etik (yukarıda sayılanlar uygulamalı etik’in alt başlıklarıdırlar.
Yunan Felsefesinin Arapça tercümeleriyle birlikte Müslüman dünyasında da Yunan tarzı çalışmalar görülmektedir. Erdem etik’i denilen alan daha çok Müslüman dünyasında ilgi görmüş ve geliştirilmiştir.
Yakın çağda bilim ve teknolojinin ilerlemesi, devlet kurumlarının aşırı güç kazanması vb. nedenler etik ilkelerinin oluşturulması ve benimsenmesini gerekli kılmıştır. İlk uygulamalı etik değerlerin tıp, genetik, vb. alanlarda konuşulmaya başlanması ilgi çekicidir. Çünkü diğer insanların üzerinde belirli bir etkileme gücüne sahip kişi veya meslek gruplarının endi iç denetimlerinin olması zorunlu hale gelmiştir. Aksi takdirde, diğer insanlara büyük zararlar verilmesi riski saptanmıştır.
İlk önce Batı dünyasında bilgi ve gücü iç denetime kavuşturmak için etik kuralları oluşturulmaya başlanmıştır. Bu etik kuralları, bazen yasa gücünde bazen de bir meslek grubunun iç denetim ilkeleri olarak ortaya çıkmaktadır. Her iki durumda da, Etik Değerler/ kurallar bir başka insana ve topluma karşı iç sorumlulukları içermektedir.
Ancak bu alanda tam bir başarı sağlandığını söyleyebilmek zordur. Zira insanoğlunun iyi ve kötü tarafının da gelişimi sonsuzdur. Etik değerlerin hatırlatılması, bir bilinç oluşturulması için de 25 Mayıs tarihi Etik Günü olarak kabul edilmiştir.
Halen Etik değerlerin çiğnenmesi durumunda – çoğunlukla bu değerler çiğnenmektedirler- öngörülen vicdani cezalar son derece yetersizdir. Hukuki cezalar ise son derece edilgen, karmaşık ve her zaman kamu vicdanını tam tamir edici değildir. Zaman içerisinde Etik Değerlerin, bir tür Etik Yasalar haline dönüştürülmesi de sanırım bundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu durumda da Yasaları koyan ve uygulayanların ahlaki davranmaları ihtiyacı yok mudur?
Bu gün dolayısıyla – veya alan uzmanlığı itibarıyla- araştırma yapanların Etik /İnsan ilişkisi ve Ahlak üzerinde de durmaları bu yüzden bir gerekliliktir. Zira Yunan Felsefesi ve Batı Uygarlığı, kuramsal ve hukuki açıdan çok gelişmiş olmakla birlikte, insan öğesine yeterli değeri verebilmiş değildir. Bizim kültürümüzdeki ve inancımızdaki ahlak anlayışı ise hala tarihin derinliklerinden tam olarak bugüne taşınabilmiş değildir.



ETİK GÜNÜ (MART 25 MAYIS)

Etik haftası ülkemizde 25 Mayıs tarihi içerisinde kutlanmaktadır.
............................İlköğretim okulu olarak  olarak ülkemizin her kademesinde ve kesiminde etik kurallar içerisinde yetişmiş ve bu kuralları bir yaşam biçimi haline getirmiş bireylerin olmasını ümit ediyoruz.

Etik nedir?

Etik, pratik felsefenin bir konusudur. Pratik, çünkü insanların ne şekilde davranmaları gerektiğiyle ilgili somut ve kanıtsal bilgiler sunar. İyi ve kötü davranış nedir? İyi veya kötü nedir? Bu sorular kulağa biraz teorik gelebilir ama sık sık karar vermek zorunda kaldığımız durumlarla karşılaşırız, değil mi? Yolda bulduğumuz bir cüzdan bizde kalabilir mi, yoksa kayıp bürosu veya karakola mı bırakmalıyız? İzin almadan arkadaşımızın kalemini kullanabilir miyiz?

Etik ve ahlak arasındaki fark nedir?

Ahlak, içinde yaşadığımız topluma göre değişir ve genelde çoğunluk tarafından herhangi bir gerekçe gösterilemeden doğru kabul edilen değerlerin ve düşüncelerin toplamıdır. "Doğru" olduğu hissedilenler ahlaka uygun olarak kabul edilir. Ve bu durum toplumdan topluma farklılık gösterir. Buna karşılık etik, kuralları mantıklı olarak yorumlamaya çalışır. Etiği, ahlakın üzerinde yeniden düşünme olarak tanımlamak da mümkün. Bilimde ve hukuk sisteminde sadece mantıklı açıklamalar bulunduğu için de biyoahlak değil sadece biyoetik vardır.

Biyoetik terimini anlamak zordur. Fakat tedavisi bulunmayan bir hastalığa yakalananlar biyoetikle karşı karşıya gelebilirler. Doktorlar, iyileşme sağlayabilecek bir yöntemi denemeliler mi? Ya da yaşı ilerlemiş bir kadın yapay döllenmeyle çocuk sahibi olmalı mı? Ve insan, bitkileri ve hayvanları genetiğin yardımıyla ekonomik ihtiyaçlarına göre ne kadar değiştirmeli ya da değiştirmeli mi?

Yasaları hazırlayanlar uygun kuralları koyabilmek için konuyu enine boyuna tartışmak zorundalar. Kurallar çok katı olursa bilim adamları araştırmalarını sürdürmekte zorluk çekebilirler. Mesela ülkemizde kısa bir süre önce embriyonik kök hücreleriyle araştırmanın yasak olduğu açıklandı.

Fakat İngiltere’de örneğin belli kurallara uyulduğu müddetçe buna izin var. Aynı yasakla karşı karşıya kalan diğer bazı ülkelerin bilim adamları, araştırmalarına son mu veriyorlar? Hayır, bu uygulamanın serbest olduğu ülkelere giderek araştırmalarını oralarda sürdürüyorlar.

Tabii kuralları çok fazla gevşek tutmak da pek doğru olmasa gerek. Örneğin kopyalama tekniğinin uzun vadede ne gibi olumsuzlukları beraberinde getireceği henüz kesinleşmemişken insan embriyosu kopyalamak elbette ki sakıncalıdır. Ya da insan ömrünün ortalama olarak yetmiş yıl olduğu bir dünyada 60 yaşında bir kadının yapay döllenmeyle anne olması doğru mu?

Neyin doğru veya yanlış olduğuna kim karar veriyor?

İnsanlar eskiden toplumsal değerler ve doğru davranışlarla ilgili soruları yanıtlamak için genelde din kitaplarına başvuruyorlardı. Fakat özellikle de Batı ülkelerinde Immanuel Kant ve aydınlanma devrinden sonra insan bu tür soruları aklı ve zekasıyla yanıtlamaya başladı. Fakat insanların ilgi alanları ve fikirler farklı olduğu için herkesin kabul ettiği değerler aynı değildir.

Bu konuda ekonomik, bilimsel veya kişisel çıkarlar önemli bir rol oynar. İşte biyoetik konusu bu nedenle günümüzde filozoflar ve bilim insanları tarafından hararetle tartışılmakta. Tabii biyoetik hakkında kararlar vermek çok zordur.

Toplumsal değerlerin ve fikirlerin temeli genelde dine uzanmaktadır ve bunların birçoğu modern tekniğin olanaklarına ters düşmekte. Sonuçta insan, genetik sayesinde ilk kez yaşamın temelini değiştirebilecek duruma gelmiştir. Ve bu durumda da biyoetik yasaların herkesi memnun etmesi zor olacaktır.


Neler yapmalıyız?


Birey olarak hiç birimiz yalnız yaşamıyoruz. İnsan var oluşundan beri yapısı icabı varlığını devam ettirebilmek için diğer insanlarla ilişki kurmaya mecburdur. İnsanoğlu tarihin her aşamasında diğer bireyler, toplum, kurumlar ve çevre ile ilişki içerisinde oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu ilişkilerin sağlıklı bir biçimde devam edebilmesi için ihtiyaç duyulan düzenlemelerin çok az bir kısmı “yazılı hukuk” tarafından sağlanabilmektedir. Ancak yazılı hukuk sistemleri tarafından düzenlenemeyen ilişkilerin bireye, topluma ve çevreye zarar vermemek sadece bireylerin taşıdığı etik veya ahlaki değerlerden doğan ilkelerle ve erdemlerle mümkün olabilmektedir.

Bununla birlikte bugün hepimizin şahit olduğu şudur ki, bireyin bilgisiz, bilinçsiz veya sorumsuz olarak hareket etmesinden ötürü bireyler topluma ve çevreye ciddi zararlar verebilmekte, ciddi bir yozlaşma ve beraberinde haksızlıklar meydana gelmektedir.
Bunu en geniş ölçekten, mesela günümüzün acımasız kanlı savaşlarından, işgallerinden ve katliamlarından; en küçük ölçeğe, örneğin yerlere çöp atıp çevreye ve topluma karşı saygısız davranmaya kadar gözlemleyebilmekteyiz. Hepsinin de ortak özelliği erdemsizce hareket etmekten meydanca gelmesidir.

Müzeler Haftası (18-24 Mayıs)

18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası’dır. Müzeler Haftası'nda ülkemizin kültür varlıkları tanıtılır. Eski eserlerin korunması, gereği anlatılır. Müzelerimiz gezilerek milli kültür ve tarih bilgimiz zenginleştirilir. Hafta içinde açık oturumlar düzenlenir. Uzmanların konferans vermeleri sağlanır. Okullarda Tabiat Varlıkları ve Müzeler köşesi hazırlanır, bu köşede müzecilikle ilgili basında çıkan yazılar sergilenir.

Öğrencilerin müzecilikle ilgili yazıları burada değerlendirilir. Çevrede bulunan eski eser niteliğindeki belge ve kalıntılar bu köşede sergilenir.

Müze; sanat, bilim, tarih, kültürle ilgili eserlerin halka gösterilmek için toplanıp sergilendiği yerlerdir.
Eski eser; belge, anıt ve kalıntılardır. Eski eserler, bize, geçmiş yıllarda insanların düşünüş, inanç, yaşayış ve yetenekleri hakkında bilgi verirler. Geçmişi öğrenerek bugünü anlamamıza yardımcı olurlar.

 Eski eserlerin derlenip toplanması önce İngiltere’de başlamıştır. imparatorluğun değişik yerlerinden toplanan belgeler, kalıntılar, heykeller başkente getirilerek bugünkü müzenin ilk biçimi oluşturulmuştur. Daha sonra Avrupa'nın öteki ülkelerinde de benzer çabaların gösterildiğini görüyoruz.
 

Müzeler başlangıçta halka açık değildi. Müzelerden devlet yöneticileri ile bilginler yararlanıyordu. 1850 yılından sonra müzelerdeki eski eserler sergilenerek halkın ilgisine ve bilgisine sunuldu.

Yurdumuzda müze çalışmaları 1846 yılında Ahmet Fethi Paşa tarafından başlatıldı. İlk müze İstanbul’da Aya İrini Kilisesi'nde kuruldu. Daha sonra Osman Hamdi Bey zamanında yurdun çeşitli bölgelerinde özellikle Nemrut Dağı'nda eski Sayda kentinde yapılan arkeolojik kazılardan çıkan eserler İstanbul’a getirildi. Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi kuruldu. Osman Hamdi Beyin ölümünden sonra bu göreve Halit Eldem atandı. Onun zamanında Türk İslam eserlerini içine alan «İslam Müzesi» kuruldu.

1924 yılında Topkapı Sarayı müze olarak hizmete açıldı. 1928 yılında Etnografya Müzesi tamamlanarak hizmete girdi. 1934 yılında Ayasofya müze olarak hizmete sunuldu. Bu arada Konya, Bursa, Manisa, İzmir, Kayseri, Afyon, Antalya, Edirne, Adana illerimizde müzeler açıldı. Açılan müzeler geliştirildi. Eski müzeler onarıldı.

Cumhuriyet döneminde bir yandan müzeler açılırken öte yandan da arkeolojik kazılar yapıldı. Roma Hamamı, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Alişar, Boğazlıyan kazıları ilk milli arkeolojik kazılardır. Bu kazılardan çıkan eserler Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir.

Ülkemiz toprakları üstünde birçok uygarlıklar yaşanmıştır. Bu uygarlıkların kalıntıları, anıtları belgeleri müzelerimizde sergileniyor. Yurdumuzda bugün yüz yirmi yedi müzemiz vardır, bu müzelerde toplam iki milyonu aşan eski eser sergilenmektedir.

Yurdumuza gelen turistlerin büyük bir çoğunluğu bu müzelerimizi gezmektedir. Müzelerimizi zenginleştirmek için bulduğumuz eski eserleri müze yöneticilerine teslim etmeliyiz. Çevremizde izinsiz kazı yapılıyorsa durumu ilgili makamlara bildirmek bir yurttaşlık görevidir.

Yurdumuzun tarihi değerlerine eski eserleri koruyarak sahip çıkmalıyız. Bu onurlu bir yurttaşlık görevidir.
 
 


MÜZELERİMİZ

Aşağıda okuyacağınız yazıda müzeciliğimizin dünü ve bugünü özet olarak değerlendiriliyor.

Yüzyıldan fazla bir geçmişi olan Türk müzeciliği ilk zamanlar yalnız İstanbul’da ve belirli bir kesime seslenirken sonradan yurt düzeyine yayıl­mıştır. Bugün çağdaş batılı müzelerle boy ölçüşecek düzeye erişmiştir. Uzun bir süre camilerde, medreselerde, yıkık binalarda çeşitli zorluklarla müzeciliğimizi sürdüren Anadolu'nun müzecilerine bugün çok şey borçlu olduğu-muzu belirtmeliyiz.

Eski ve yıpranmış müzelerimizin yerine kültür birikiminin zengin olduğu il ve ilçelerde yapılan yeni modern müzelerimiz o kadar çoğalmıştır ki ülkemizi ziyaret eden yabancı turistler bile bu gelişmeyi şaşkınlıkla karşılamaktadırlar. Bu çoğalma Türkiye'de turizmin gelişmesine bağlanabilir.. Ya da kalkınma harekelerinin normal sonucu olarak kabul edilebilir.

Devletin bunca katkı ve ilgisine rağmen halkımızın müzelere olan ilgisi üzülerek belirtelim ki aynı oranda olmamıştır. Özellikle büyük müzelerimizde yerli ziyaretçi sayısı yabancılardan çok az olmuştur. Bunun nedenleri arasında on beş, yirmi yıl öncesine kadar özellikle Anadolu müzelerinin elverişsiz yapılarda ve tamamen bir depo görünümünde olmaları ve bu duru­mun insan üzerinde yarattığı kötü iz olabilir. Durum şimdi öyle değildir.

 Müzeler artık geçmişle aramızda kültür köprüsü kurulan eğitim yerleri olmuştur. Günümüzden yüzlerce yıl önce yaşamış insanların kültürleri, yaşa­yış biçimleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Müzeler yalnız geçmişteki kültür varlıklarının sergilendiği yer değil, aynı zamanda Etnografya, fen, doğa ve folklor müzelerinde yakın geçmişin sanat ve zeka ürünlerinin ortaya konduğu yerlerdir.
 

Müzelerimizin görevlerinden biri kültürel varlıkları korumak ise diğeri eğitimdir.

Polonya’daki bir müzenin önündeki şu yazı müzenin önemini çok güzel açıklıyor «Geçmiş, gelecek içindir»

Sabahattin TÜRKOĞLU






Müzedeki tarihi eserlerin daha iyi korunabilmesi için uyulması gereken kurallar

1-Girişlerde, eğer gerekiyorsa mutlaka kimlik ibraz etmek.

2-Grup halinde yapılan gezilerde, gezi onayını ilgililere, onların istemesini beklemeden göstermek.

3-Görevlilerin uyarılarına ve muhtelif yerlerde asılı olan ziyaret kurallarına uymak.

4-Eserlere zarar verecek şekilde dokunmamak.

5-Gezi sırasında başkalarını rahatsız edici davranışlardan kaçınmak.

6-Eserler hakkında bilgisine başvurduğumuz görevliye, şahıs veya grup adına teşekkür etmek.  




Müzeler Haftası örnek konuşma metni
Sevgili Arkadaşlar!
18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası’dır. Bu hafta süresince, ülkemizin tarih ve kültür varlıkları tanıtılır. Müzeler gezilerek eski eserleri korumanın önemi anlatılır, milli kültür ve tarih bilgilerimiz zenginleştirilir.
Müzeler; sanat, bilim, tarih ve kültürle ilgili eserlerin sergilendiği yerlerdir. Geçmiş yıllarda yaşayan insanların düşünüş, inanç, yaşayış ve sanat anlayışlarını, bize bıraktıkları eserlerden öğreniriz. Geçmişi öğrenmek, bugünümüzü anlamamıza yardımcı olur.
Yurdumuzda ilk müze 1846 yılında Ahmet Fethi Paşa tarafından İstanbul Aya İrini Kilisesi’nde kuruldu. Bu yıllarda, Osman Hamdi Bey tarafından İstanbul Arkeoloji Müzesi, Halit Eldem Bey tarafından da Türk ve İslam Eserleri Müzesi açılmıştır. Daha sonra ise, 1924 yılında Topkapı Sarayı Müzesi, 1928 yılında Etnoğrafya Müzesi, 1934 yılında Ayasofya Müzesi gibi önemli müzeler açılmıştır. Günümüzde ise, hemen hemen bütün illerimizde müze bulunmaktadır. Müzelerimizi dolduran tarihi eserler, yapılan arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılmaktadır. Anadolu’muz, dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmıştır. Eski medeniyet kalıntılarının büyük çoğunluğu hâlâ toprağın altında gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir.
Yurdumuza gelen turistlerin büyük çoğunluğu müzelerimizi gezmektedir. Müzelerin zenginleştirilmesi için, bulduğumuz tarihi eserleri müzelere teslim etmeliyiz. İzinsiz kazı yapanlar, devletimizin güvenlik birimlerine bildirilmelidir. Müzeleri, bizim de mutlaka gezmemiz ve yaşadığımız topraklarda bizden önce yaşayan insanları tanımaya çalışmamız gerekir.
Sahip olduğumuz tarihi eserleri korumak ve sahip çıkmak bir yurttaşlık görevidir.
 




ŞİİRLER

Antik Eserler
 
Bütün antik eserler,
Toplamdar müzede.
Tüm turistler gezerde,
Döviz kalır bize de.

Türkiye'm bu yönüyle,
Her yeri bir şaheser.
Seyreder beğeniyle,
Gezen bütün turistler.

Kıymetini bilmeli,
Tarihi eserlerin.
Gezilip görülmeli,
Her yeri müzelerin.

Tarihi eserleri,
Müzelere verelim.
Ülkeyi gezenleri,
Müzeye götürelim.

Tarih, kültür ve sanat,
Hepsi onda toplanır.
Hazine onlar fakat,
Müzelerde saklanır.

Kasım KAPLAN




MÜZE

Tarih, sanat, kültürün
Hazinesidir müze.
En gerçek bilgileri
O verir hepimize.

Onunla aydınlanır,
En eski uygarlıklar;
Orada sergilenir
Çok değerli varlıklar.

Müzeleri gezmeyi
Hiç ihmal etmeyelim.
Bilgimize yepyeni
Bilgiler ekleyelim.

Antik eser bulursak,
Verelim müzelere;
Tarihi hazinemiz
Ün salsın ülkelere.

Tarihi eserleri
Özenle koruyalım.
Turisti çektiğini
Her an hatırlayalım.

Her turist yurdumuzun
Döviz, reklam kaynağı;
Onu hoşnut tutalım
Gezsin denizi, dağı.

Böylece hem tanınır,
Hem de gelir sağlarız.
Dünyayı ülkemize
Sevgilerle bağlarız.

Naim YILDIZ





Hazinedir Müzeler
 
Bir hazinedir müze,
Bilgiler verir bize.
Tarihi aydınlatır,
Gerçekleri anlatır.

Nice antik eserler,
Heykeller ve resimler.
Hepsi müzede yatar,
Geçmişe ışık tutar.

Çok şehirde müze var,
Tarihi eser arar.
Bulununca eserler
Onları incelerler

Kayıtları tutulur
Müzelere koyulur.
Tarihi belirtilir,
Orda teşhis edilir.

Ülkeler tarihiyle,
Eski eserleriyle.
Kazanır değer, kıymet,
İşte bu medeniyet..

Kasım KAPLAN





Müze
 
Tarih, sanat, kültürün,hazinesidir müze.
En gerçek bilgileri,o verir hepimize.

Onunla aydınlanır,en eski uygarlıklar.
Orada sergilenir,çok değerli varlıklar.

Müzeleri gezmeyi,hiç ihmal etmeyelim.
Bilgimize yepyeni, bilgiler ekleyelim.

Antik eser bulursak, verelim müzelere.
Tarihi hazinemiz, ün salsın ülkelere.

Tarihi eserleri,özenle koruyalım.
Turisti çektiğini, her an hatırlayalım.

Her turist, yurdumuzun,döviz, reklam kaynağı.
Onu hoşnut tutalım,gezsin denizi, dağı.

Böylece, hem tanınır,hem de gelir sağlarız;
Dünyayı ülkemize,sevgilerle bağlarız.

Naim YALNIZ





Müzeci
 
Her ulusun tarihi
Müzelerinde yatar
Çok yaşasın o güzelim
Müzeleri oluşturanlar.

Oralarda sergilenenlere
Sadece bakmak değil erek
Baktıklarımızı görebilmemiz gerek.

Müzelerdir geçmişimizi sergileyen
Unutmayalım
Geçmişi olmayanın
Geleceği de olamaz.
Bizim geçmişimiz de
Geleceğimiz de var
Geleceğimiz gençlerimizin
Ellerinde büyüyor.

Fevzi Günenç




Müzeler Haftası (18-24 Mayıs)

 

     Sanat, bilim, tarihle ilgili her türlü malzeme ve eski eserlerin korunup sergilendiği yerlere "müze" adı verilir. Dünyada müzecilik 15-16. yüzyıllarda Rönesans hareketiyle başlar.

 

     Müze zenginliği bakımından dünyanın sayılı ülkelerinden biri de Türkiye'dir. Tarihsel değerlerimiz, eski eserlerimiz, birçok müzede toplanıp korunmuştur. Bugün bu eserleri övünerek izleyebiliyoruz. Müzelerde; tarihsel eserler, güzel sanat ürünleri, antika değeri olan eşyalar, teknik ve sanayi ürünleri toplanmıştır. Ülkemizde tarihi zenginliklerimizin korunmaya alındığı müzeler olduğu gibi, Atatürk müzeleri, Etnografya müzeleri, devlet büyüklerine ait müzeler de vardır. Bunların dışında kişi ve kurumlara ait müzelerin çoğaldığını görüyoruz. Yahya Kemal Müzesi, Modern Sanatlar Müzesi, Sağlık Müzesi, Askeri Müze, Sait Faik Abasıyanık Müzesi, Basın Müzesi gibi...

 

     Müzeler Haftası'nın kutlanması ile, tarihi zenginliklerimizin bilinip tanınmasına yardımcı olunmaktadır. Böylece geleneklerimiz, adetlerimiz, örflerimiz ve sanat değerlerimiz çok canlı bir biçimde kavranabilmektedir.

        

        Müzelerimizin en büyükleri ve en eskileri İstanbul şehrimizdedir. Buradaki Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi, İslam Eserleri Müzesi, Kariye Müzesi milyonlarca yerli ve yabancı turistin ilgisini çekmektedir. İstanbul'da ve  Anadolu'da yaşamış birçok uygarlığın izlerini taşıyan bu müzeler Kültür Bakanlığı'na bağlıdır. Bakanlık, çeşitli nedenlerle yurtdışına kaçırılmış, ülkemize ait eski esreleri Türkiye'ye getirmeye çalışmaktadır.

     Goethe diyor ki:
     "Geliştirilmeyen müze, koleksiyon ve eski silah müzeleri zamanla ölür."




        
Müzelerini, “Müzeler Haftası’nda anımsayan bir toplum..

Bilindiği üzere “Müzeler Haftası,” bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de 18-24 Mayıs tarihleri arasında kutlanır. Her yıl bu hafta dolayısıyla müzeler anımsanır, törenler düzenlenir. Hafta dolayısıyla müzelere girişin ücretsiz olması sağlanır.

Bunca çalmaya çırpmaya, talana karşılık dünyanın sayılı önemli müzelerinin Türkiye’de olduğu da kuşkusuz. Toplum olarak bunun farkında olduğumuz ise kuşkulu.. Devleti yönetenlerin de genel olarak bu konunun öneminin farkında olmadıkları ise çok açık!.. En azından son 30 yıldır bu böyle..

Niye böyledir? Müzelerde neler sergilenir? Müzelerin türüne göre değişiklik gösterse bile, esas olarak bu toprakların kültür, sanat ve arkeolojik değerleri vardır. Kısaca, son 10 bin yıl içerisinde bu topraklarda ortaya çıkarılmış kalıtlar müzelerde sergilenir.

Toplum olarak müzeleri ziyaret etmememizin nedenleri tartışıldığında, hemen halkın eğitimsizliğinden, bilinçsizliğinden dem vurulur. Halkın eğitimsizliği ve bilinçsizliğine neden olan unsurlar üzerinde kimse durmaz. Bazı alanlarda çağdaşlaşmayı şekilsellikten öteye götüremediğimiz, pek çok kişinin aklına gelmez. 1940’lardan itibaren gün be gün içerikten yoksun hale getirilen eğitim düzenimiz pek düşünmeyiz..

Dününü bilmeyen toplumların bugünle, gelecekle ilgili söyleyecekleri, bilinçlerinin olamayacağı ortadadır. İşte, ülkemizde yapılan, yapılmak istenilen budur. Müzelere olan ilgisizliğin nedeni de genel olarak buradan kaynaklanmaktadır.

Dünyadan, uygulamadan, günlük yaşamdan kopuk bir eğitim sistemi, öğrenciyi ezbere ve teste mahkûm eden düzen bunun temel sorumlusudur. Yaşadığı kenti, değerlerini bilmeyen, kentindeki müzeyi ziyaret etmeyen, etse bile gördüğü taşların, metallerin! ne olduğunu algılamayan bir öğrenci kitlesi ile karşı karşıyayız. Geçen hafta yazdığım yazıda sorunların temel nedenlerinden biri de buradan kaynaklanmaktadır.

Gelelim tekrar müzelere. Dünyanın pek çok ülkesinde müze ziyaretleri için ülke yönetimleri başta öğrenciler olmak üzere halkı teşvik ederler. Orta öğretim öğrencilerinin hepsinin en azından bulunduğu kentteki müzeleri ziyaret etmesi ve oralardaki çalışmalara katkısı sağlanır. Çeşitli eğitimlere katılırlar, rehberler eşliğinde ziyaretler yapılır.

Bizde ise, birkaç idealist öğretmenin gayretlerinin ötesinde gitmez. Öğrenci de müze ziyaretini rekreatif bir etkinlik, okul ortamından kaçmak için bir yol olarak görür ve benimser. Müzelerdeki birtakım görevlilerin isteksizliğini ise yazmadan geçmemek gerekir.

Geçtiğimiz yıllarda Turist Rehberleri Birliği’nin bu konuda ciddi bir girişimi oldu. Istanbul’daki bazı orta öğretim kurumları ile işbirliği içerisinde birtakım çalışmalar yapıldı. Keşke, bunların devamı gelse…

Bir de müzeleri ziyaret edenlerden alınan ücretler üzerinde durmak gerekiyor. Dünyanın pek çok ülkesinde müzelere giriş ücretsizdir. Pek çok ülkede onlarca müzeyi hiçbir ücret ödemeden gezebilirsiniz. Ülkemizde de bu yönde bir uygulama beklerken birkaç ay önce alınan bir kararla ülkemiz vatandaşlarına uygulanan giriş ücretleri yabancıların düzeyine getirildi. Bu kararları kim alıyorsa bilsin ki, bu ülkenin yararına olan bir uygulama değil bu!..

Girin bakın, acaba yılda kaç vatandaşımız müzeleri ziyaret ediyor? Vatandaşlardan herhangi bir ücret alınmasa bu ülkenin maliyesi mi batar? Müzelerin ziyaretine teşvik beklerken, tam tersine uygulamalar bunlar..

Maalesef, bunlar ülkeyi ileri götüren kararlar değil!..

Engelliler Haftası (10-16 Mayıs)

SAKATLAR (ENGELLİLER) HAFTASI

16 Mayıs arası Sakatlar Haftasıdır. Sakatlık insanlığın ortak sorunudur. Bu yüzden Sakatlar Haftası yalnız ülkemizde değil Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede aynı zamanda değerlendirilir.
 

Sakatlar Haftası boyunca; sakatlık sorunu, sakatlığın önlenmesi ve sakatların eğitimi konusu üstünde durulur. Radyo ve televizyonda konu ile ilgili programlar yayınlanır. Okullarda her gün ayrı bir sakatlık konusu işlenir. Sakatları Koruma Millî Koordinasyonu Kurulu haftanın değerlendirilmesi için aşağıdaki programın uygulanmasını kararlaştırmıştır.

10 Mayıs - Sakatlar Haftasının Açılışı
11 Mayıs - Görme Engelliler Günü
12 Mayıs - İşitme ve Konuşma Engellileri Günü
13 Mayıs - Ortopedik Engelliler Günü
14 Mayıs - Zeka ve Ruhsal Özürlüler Günü
15 Mayıs - Güçsüz Yaşlılar ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Günü
16 Mayıs - Sakatlar Haftasına Genel Bakış


SAKATLIĞIN BELLİ BAŞLI NEDENLERİ

Sakatlarla, sakatlıklarla ilgili çeşitli sorunlar vardır. Sakatlığı doğuran nedenler, sakatların eğitimi bunların başlıcalarıdır.

Sakatlığın Nedenleri:
Sakatlıklar akraba evliliği, gebelik öncesi tedbirsizlik, aşıların zamanında yapılmaması, kazalar gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır..
 
katlığın Nedenleri:
Sakatlıklar akraba evliliği, gebelik öncesi tedbirsizlik, aşıların zamanında yapılmaması, kazalar gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır..
 
 

a) Akraba evliliği:
Doğuştan sakatlıkların önemli bir bölümü akra­ba evliliklerinden ortaya çıkar. Yakın akrabaların teyze, hala, amca, dayı çocuklarının evliliği sonunda çok sayıda kör, sağır, dilsiz ve geri zekalı çocuk doğmaktadır.
Ankara ilinde yapılan bir araştırma sonucunda 100 sakat çocuktan 30'unun yakın akraba evliliğinden doğan çocuklar olduğu görülmüştür.

b) Gebelik öncesi tedbirsizlikler:
Bebek bekleyen annelerin sık sık röntgen filmi çektirmesi, doktora gitmeden ilaç alması çok sık sigara ve alkollü içki içmesi doğan çocuğun sakat olmasına neden olur.
 
c) Aşıların zamanında yapılmaması:
Doğumdan sonraki ilk yılda verem, çocuk felci aşılarının zamanında yaptırılması gerekir. Aşılar zamanında yaptırılmazsa türlü sakatlıklar ortaya çıkar. Trahom, çocuk felci, romatizma, kalp ve damar hastalıklarının koruyucu, iyileştirici ilaç ve aşıları vardır. Bu aşı ve ilaçların doktor denetiminde verilmesine özen gösterilmelidir.
 
d) Kazalar:
İş kazaları, tarım kazaları, trafik kazaları, yangınlar, ateşli silahlar belli başlı sakatlık nedenleridir. Trafik kurallarına uyulmama sonucu her yıl ülkemizde çok sayıda trafik kazaları oluyor. Bu kazalarda çok sayıda yurttaşımız ölüyor. Yukarda sayılan her tür kazadan korunmak, ve sakat kalmamak için dikkatli olalım. Kurallara uyalım. Uymayanları uyaralım.

 

SAKATLARIN İYİLEŞTİRİLMESİ VE EĞİTİMİ

Sakatların iyileştirilmesi: Sakatlık yapan hastalık ve kazalardan sonra hemen önlem alınmalıdır. Özellikle trafik kazalarında ilk yardım çok önemlidir. Kazalardaki ölümlerin yarıdan çoğu ilk yarım saat içinde olur. Kaza sonrası hiç zaman geçirmeden yaralıyı en yakın hastaneye ya da doktora ulaştırmalıdır. Hastanelerde Acil Yardım Servisleri vardır. Bu bölümde günün her saatinde doktor bulunur. Kazaya uğrayanlara ilk tedavileri burada yapılır.

 Sakatların Eğitimi: Sakatların eğitimi denilince daha çok özürlü (sakat) çocuklar akla gelir. Yurdumuzda; görmeyen, işitmeyen, hareket edemeyen, zihinsel, ruhsal dengesi bozuk 4.500.000 yurttaşımız var. Bu sayının 1.400.000 kadarı çocuktur. Sakat çocuklarımızdan; görmeyenler için 7, işitmeyenler için 21, ortopedik özürlüler için l okul açılmıştır. Zihinsel ve ruhsal özürlüler ise belirli okullarda özel dershanelerde öğrenim görmektedir.
 
Sakatlar da yaşamlarını sürdürmek için çalışmak ve gelir sağlamak zorundadır. Çalışmak, severek çalışmak yaşamı güzelleştirir, insanı mutlu eder.

Sakatlara acımak, onlara bakarak duygulanmak soruna çözüm getirmez. Sakatların da yapabileceği işler vardır. Sakatlara çalışabilecekleri alanlarda iş vermek gerekir. Yasalarımız her yüz işçi çalıştıran işyerinin iki sakat işçi çalıştırması zorunluluğunu getirmiştir.

Bütün ülkelerde olduğu gibi yurdumuzda da sakatlar korunur. Örneğin ülkemizde çalışan sakatlar gelir vergisini indirimli öderler. Hareketlerini kolaylaştırmak için yurt dışından getirilen araç ve gereçlere gümrük vergisi ödemezler. Çalışan sakatlar isterlerse erken emekli olabilirler.

Okulda, sokakta gördüğümüz sakatlarla alay etmeyelim, gülmeyelim. Hiç bir sakatlığın isteyerek olmadığını bilelim. Sakatlara yolda, geçitlerde, taşıt araçlarında yardımcı olalım. Onları üzmemeye, kırmamaya özen gösterelim.
 



SAKATLAR GÜNÜ KONUŞMA METNİ
 
SEVGİLİ ARKADAŞLAR!

10 ile 16 Mayıs günleri arası Sakatlar Haftası’dır. Bu hafta boyunca sakatların sorunları tartışılır. Sakatlığa sebep olan etkenler açıklanır ve bu sebeplerin ortadan kalkması için çareler araştırılır. Sakatların eğitilebilmeleri ve iş sahibi olabilmeleri için gerekli şartlar oluşturulmaya çalışılır.

Sakatla Haftası boyunca, her gün ayrı bir sakatlık konusu işlenir. 10 Mayıs günü sakatlar Haftası’nın açılışı yapılır. 11 Mayıs görmeyenler günü, 12 mayıs işitme ve konuşma engellileri günü, 13 Mayıs ortopedik özürlüler günü, 14 Mayıs zeka ve ruhsal özürlüler günü, 15 Mayıs güçsüz yaşlılar ve korunmaya muhtaç çocuklar günü olarak değerlendirilir. 16 Mayıs günü ise sakatlar haftasının genel değerlendirmesi yapılır.

Akraba evliliği, gebelik öncesi tedbirsizlikler, aşıların zamanında yapılmaması ve kazalar sakatlığın en önemli sebepleridir. Sakatlarında hayatlarını sürdürebilmek için çalışmaları ve gelir sağlamaları gerekir. Sakatlara acıyarak ya da onlara bakıp duygulanarak sorunlarını çözemeyiz. Onların da yapabileceği işler vardır. Sakatların iş sahibi olmalarına yardımcı olmak zorundayız. Kanunlarımız işlerinde çalışan her 100 işçiden 2 sinin sakat işçi olmasını zorunlu kılmıştır.

Gördüğümüz sakatlarla alay etmeyelim ve gülmeyelim. Bir gün bizim de sakat kalabileceğimizi aklımızdan çıkarmadan onlara yardımcı olalım.

Hepinize kazasız ve sağlıklı günler, mutlu bir ömür diliyorum

............................................................................................

Engellilere ne eğitim var ne de iş...

Türkiye'de engellilerin yüzde 36'sı okuma-yazma bilmiyor, sadece yüzde 1.8'i üniversiteden mezun. Büyük bölümü 'Çalışamaz

durumdayız' diye iş aramıyor, arayan da bulamıyor



AA - ANKARA - 3 Aralık Dünya Özürlüler Günü öncesi Özürlüler İdaresi tarafından yapılan araştırmaya göre Türkiye'de engelliler eğitim ve işten yoksun. 'Türkiye Özürlüler Araştırması'ndan çıkan bazı sonuçlar şöyle:


Engellilerin yüzde 51.4'ü evli, yüzde 37.7'si bekâr, yüzde 8.8'inin eşi ölmüş, yüzde 1.6'sı ise boşanmış.

Çocuklukta ve gençlikte engelliliğe daha az rastlanıyor.

Engellilerin yüzde 36.3'ü okuma- yazma bilmiyor, yüzde 33.3'ü ilkokul, yüzde 1.8'i üniversite mezunu.

Bedensel engellilerde okuryazarlık, görme, işitme, konuşma ve zihinsel engellilerden daha yüksek.

Zihinsel engellilerin yüzde 66.9'u okuma-yazma bilmiyor, yüzde 14.1'i ilkokul, yüzde 2.1'i lise mezunu.

Zihinsel engellilerin yüzde 63.9'u, konuşma engellilerin yüzde 45.9'u, bedensel engellilerin yüzde 27'si, işitme engellilerin yüzde 18.2'si, görme engellilerin ise yüzde 15.4'ü 'çalışamaz' durumda olduklarını düşündükleri için iş aramıyor.

Bedensel engellilerin yüzde 5.5, görme engellilerin yüzde 4.5, işitme engellilerin 5.4, konuşma engellilerin 10.3, zihinsel engellilerin ise 7.8'i aradığı halde iş bulamıyor.

Sağlık hizmetlerinden yararlanan engellilerin oranı yüzde 55.7 iken eğitim hizmetinden yararlananların oranı yüzde 12.27 olarak gerçekleşiyor.

Bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden engellilerin sadece 5.9'u yararlanabiliyor. Meslek kursu, aile rehberliği ve danışmanlık hizmetiyle sosyal ve kültürel hizmetlerden faydalanamayan özürlülerin oranı ise yüzde 99.

Engellilerin yüzde 68'inin yaşadığı bina, cadde, sokak ve yollarda engeline bağlı bir düzenleme yok.




Sakatları Koruma Milli Koordinasyon Kurulu’nca 10-16 Mayıs 1982 tarihleri arasında “Sakatlar Haftası” düzenlenmesine karar verilmiş ve haftanın günlerinden,
•    10 Mayıs genel sakatlar günü,
•    11 Mayıs görmeyenler günü,
olarak tespit edilmiştir.
Sakatlık; görmeme, işitme ve konuşma kusuru, ortopedik özür, zekâ ve ruhsal kusurlar gibi insan denilen varlığın çalışma ve ruh sağlığını insana göre bir çok yönlerden eksikliği olan bir varlıktır. Sakatlara yardım bir insanlık borcudur. Ancak yapılacak yardım, acıma duygularının galeyanının bir ifadesi olmamalıdır. Sakat insanların, yardıma muhtaçların da gururunun kırılabileceğini unutmamalıdır.
“Müslümanlar birbirlerini sevmekte(...), yardımlaşmakta, bir tek vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir organı acı duyarsa, diğer organları da bu acıyı birlikte duyarlar.”
Onun için:
•    “Sakata avuç açtırmayalım.
•    Sakatlık suç değildir.
•    Bir tedbir bin sakatlığı önler.
•    Her sakat kendisine imkan verilirse topluma sağlamlar kadar yararlı olabilir.
•    Sakatı eğitimsiz, işsiz, güçsüz bırakmayalım.
•    Akraba evlilikleri sakatlığa neden olur. Sakınınız.
•    Sakatlık üretime engel değildir, yeter ki fırsat verilsin.
•    Sakatı acıyarak ve yardımla değil, ama toplumların onları bünyesinden ayırması, kenara itmesi suçtur.
•    Sakatı eğitip iş sahibi yaparak onu tüketici olmaktan kurtarır, üretici yaparak mutlu ve yararlı duruma getirmeliyiz.”
Mutluluk, başarı ve sıhhatli bir ömür dileğimizle...

.................................................


ŞİİRLER
 

BİZLER ÖZÜRLÜYÜZ

Kimimiz işitmez,kimimiz görmez                         
Bizler özürlüyüz,kusurlu değil.
Korkmayın bunlardan hiç kimse ölmez
Bizler özürlüyüz kusurlu değil.

Bak gözüm görmezde resim yaparım,
Ben de bu yolları hep adımlarım
Bende bir bireyim her yerde varım
Bizler özürlüyüz,kusurlu değil.

Bak onun kulağı duymuyor, neyler
Hepsi nota bilir,şarkılar söyler
Bize acımasın ağalar beyler
Bizler özürlüyüz kusurlu değil.

Bak burada kolu yok,bacağı sakat
Değnekle geziyor buluyor takat
Yaşamımız zordur,biliriz fakat
Bizler özürlüyüz kusurlu değil.

Bize imkan verin budur son sözüm
Görün bak ne yapar o zaman özüm
Ürettikçe görür gönülden gözüm
Bizler özürlüyüz kusurlu değil.

Nice insan var ki gönülden görür
Yürekten işitir, yürekten yürür
COŞARİ yürekten konuşur durur,
Bizler özürlüyüz,onlarsa değil.

İbrahim Coşar

 


HAYAT HERKESE GÜZEL


İnan kimse istemez,
Eksik olsun bir yeri.
Sağlamsan yavrum şükret,
Değerlendir günleri.

Özürlü kardeşlerim,
Asla üzülmeyiniz.
Hayat herkese güzel,
Bizlerse sizinleyiz.

Mehmet ŞAHİN

 


KÖR İLE KÖTÜRÜM

— Bak arkadaş, ne ben sağlam Bir adamım...
— Ne ben tamam Bir insanım.
— Ben kötürüm,
— Ben de körüm;
Hem anadan doğma körüm,
Ben düşündüm ki ikimiz
Tam bir insan olmak için
Her şeye malikiz:
Senin kuvvetli bacakların var.
Benim gözlerim de bakar.
Ben senin gözün olurum.
Gecen, gündüzün olurum.
— Ben de sana bacak, ayak
—Öyleyse hiç düşünme, kalk!
Senin için
Ben bakarım ve görürüm
— Ben de seni istediğin
Yere alır, götürürüm.
Böyle işte;
İki mihnet birleşince
Bir teselli hasıl olur,
Mihnetliler de kurtulur.

Tevfik FİKRET
 

..............................................................................................

 

GÜZEL SÖZLER

·        Sakatlık bir kusur değildir.

·        Sakatlar yardıma değil, şefkate muhtaçtır.

·        Sakatlara saygı, onlara yaşama sevinci verir.

Türkce Öğretmenlerinin Buluşma Noktası
Copyright © 2006 Türkçe Öğretmeniyim

2011 Türkçe Öğretmeniyim .
Powered by Joomla 1.7 Templates